Lev Tolstoy bir keresinde, ‘’Dünyada benim gibi düşünen bir tek bu adam mı var?‘’ demişti 1800lerin ilk yarısında yaşamış Alman filozof Arthur Schopenhauer için. Bundan habersiz, ben de yıllar önce Aşkın Metafiziği adlı kitabını okurken daha önsözde benzer hislere kapılmıştım.
Beni çok etkileyen bu giriş bölümde şöyle deniyordu : ‘’Aşkın Metafiziği, insanın, türün bir “bireyi” olarak kendi dışında bir yerde ve geçmiş zamanda yazılmış bir oyunun çaresiz edilgen aktörü olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. “Oyunun” senaristi olmasa da amaçlarının farkında olan ödünsüz merci, İRADE’dir. İrade, bütün canlı türlerin ideal tipinin korunup hayatta kalmasını sağlama kaygısı taşır. Türün bireyi (insan-hayvan) içine irade tarafından içgüdü halinde yerleştirilmiş dürtülerin doyum taleplerinin edilgen hizmetçisidir.’’
Öz olarak düşünür, insanoğlunun hayat macerasını başka bir el tarafından yazılmış bir senaryo, insanın kendisini de bu piyeste zorunlu bir aktör olarak görüyor. Aşkı ise bu senaryo yazarının hedefi olan türlerin devamının sağlanması doğrultusunda içgüdü olarak insanın içine konulmuş bir dürtü olarak görüyor. Fakat yanlış anlaşılmasını istemeyeceğim husus, düşünürün burada Aşk’a yüklediği anlam ile onu asla değersizleştirmeye çalışmadığıdır. Sadece ona insanların atfettiği değerler ile ele alındığı boyutsal düzleme itirazı vardır, yoksa kendi sözleri ile “Yüce ve duyarlı âşık ruhlar, görüşlerimin bu sağlam, sert gerçekçiliği karşısında istedikleri kadar yüksek sesle feryat etsinler; yanılmaktadırlar. Çünkü bir sonraki kuşağın bireyselliklerinin enikonu belirlenmesi, onların aşırı abartık, uçarı duygularından ve tensellik ötesi, bir anda sönebilen çalkantılardan çok daha yüksek ve onurlu bir amaç değil mi? Evet, yeryüzündeki (dünyevi) amaçlar arasında bundan daha önemli ve büyük bir amaç bulunabilir mi?’’ şeklinde ifade bulan görüş, Aşk’ın mekanik dünyada duygusal dünyada olduğundan çok daha fazla önem içerdiğini iddia eder şekildedir.
Schopenhauer’e göre, tür, bireyin üzerinde, ölümlü bireyselliğinkinden daha önce gelen, daha yakın ve daha büyük bir hakka sahiptir; ne var ki bireyin, türün hayatta kalması ve niteliklerinin oluşturulup korunması için ne zaman faal olması ve hatta fedakârlık yapması gerektiği, kısacası bu meselenin önemi, onun sadece bireysel amaçları hesaba katan zekâsına, gerektiği gibi etkili olmasını sağlamaya yetecek kadar kavratılamaz; bu nedenle, böyle bir durumda doğa hedefine ulaşabilmek için ancak bireyin kafasına belli bir vehim, bir hezeyan ve kuruntu yerleştirir ve bunlar sayesinde hakikatte sadece tür için iyi olan bir şey ona, onun kendisi için iyiymiş gibi görünür; o da kendisine hizmet ettiğini vehmederken aslında türe hizmet eder. Bu olayların seyri sırasında, olup bitenin hemen ardından kaybolup gidecek olan bir hayal, bir kuruntu gözlerinin önünden gitmez ve motif olarak bir gerçeğin yerini tutar. Bu vehim, hezeyan ya da kuruntu, içgüdüdür. Onu çoğu durumlarda türün, türü biçimlendiren şeyi iradeye gösteren duyusu olarak görmek gerekir. Gelgelelim, irade bu bağlamda bireyselleşmiş olduğu için, türün duyusunun ona sunduğu şeyi, bireyin duyusu üzerinden algılar; anlayacağınız, gerçekte sadece genel (sözcüğün asıl anlamında) hedefleri kovalarken kendi bireysel amaçlarının peşinden gittiği sanısına kapılır. İçgüdünün dış görünüşünü, onun en iyi ve en önemli rolü oynadığı hayvanlarda gözlemleriz; ancak onun iç seyrini, bütün iç şeyler gibi, sadece kendimize bakıp öğrenebiliriz. Gerçi insanın, yeni doğan bebeğin anne göğsünü bulup ona yapışmasının dışında bir içgüdüsü bulunmadığı düşünülür. Oysa gerçekte, çok belirli, belirgin, hatta karmaşık bir içgüdümüz vardır; anlayacağınız, öteki bireyi cinselliğin tatmini için öylesine hassas, ciddi, inat ve ısrarla seçip ayıklayışımızda kendini belli eden şeydir bu. Kendinde ele alındığında, yani bireyin acil, bastıran ihtiyacına dayanan tensel bir haz olarak görüldüğü ölçüde bu tatmin ile öteki bireyin güzelliği ya da çirkinliği arasında hiçbir alaka, nedensel bir bağ bulunmamaktadır. Buna rağmen bunları dikkate alan o kılı kırk yaran seçme ayıklamayla birlikte güzellik ve çirkinliğe öylesine önem atfedilmesi besbelli ki o öyle sansa da, seçenin kendisi ile değil de hakiki amaçla, yani meydana getirilecek olan ve benliğinde türün tipinin olabildiğince katıksız ve doğru korunup sürdürülmesi istenilen yeni bireyle ilintilidir.
Sonucu evlilik olan aşk serüvenleri için ise, “Aşka dayalı evliliklerde taraflar kendi mutluluklarını arttırdıklarını sanırlar. Oysa gerçek amaçlanan, kendilerine yabancı bir amaçtır; bu amaç, sadece onların dünyaya getirmesi mümkün olan bir bireyi meydana getirmektir. Bu amaçla bir araya getirilen sevgililerin bundan böyle, ellerinden geldiği sürece geçinmeye çalışmaları gerekir. Ne var ki bu birliktelik, o tutku halini alınış sevginin özü olan içgüdünün hizmetindeki vehim ve sanı üzerinden bir araya getirilmiş çift, çoğu zaman başka özellikleriyle olabilecek en uyumsuz vasıfları, yapısal özellikleri taşıyacaklardır. İşte bu uyumsuzluklar, zaten zorunlu olduğu için, onları bir araya getiren spekülatif önkabuller ortadan kalkınca su yüzüne çıkarlar. Bu nedenle de aşk üzerine kurulmuş evlilikler kuralda mutsuzluklarla sonuçlanırlar. Ama zaten bilindiği gibi, genelde mutlu çiftler çok azdır; bunun nedeni, bizatihi evliliğin özünde, şimdiki kuşağın değil, gelecek kuşağın mutlu olmasına yönelik temel amacın yatmasıdır.’’ der Schopenhauer.
Sanırım yukarda yazılanlar ile ortaya koymaya çalıştığım bakış açısının temel hatları net bir şekilde anlaşılmıştır. Daha önce yazdığım ‘’Kukla” başlıklı yazımda da aynı kavramsal düzlemde düşüncelerimi ortaya koymuştum ama Aşk elbette başlı başına bir yazının konusu olmayı hak ediyordu.
Kendi yaşamsal deneyimlerimden de fazlasıyla beslenip etkilendiğim ve zihnimde belirgin şekilde somutlaşan bu bakış açısı birçoğumuza tatsız tuzsuz ve ruhsuz gelecektir elbette. Haksız sayılınmaz. Kimse bunca şiiri, romanı, besteyi ve güfteyi yok saymak istemez . İnsanlığın kültürel mirasının en önemli yapıtlarınından olanları değersizleştirmeyide kabullenemez ama insanoğlu olarak geliştirdiğimiz entelektüel zihinsel kapasitemiz bize gerçeği bilerek de sevebilmeyi öğretir.
Yazıma Nicolas Boileau’nun anlamlı sözüyle son veriyorum: “Rien n’est beau que le vrai, le vrai seul est aimable.” ( Gerçekten başka hiçbir şey güzel değildir; yalnız gerçektir sevilmeye değer.)
